Panarşizm, istedikleri hükümet veya yönetim sistemini özgürce seçebileceği ütopik olan bir siyasi teoridir.
Bir devletin içinde her vatandaş kendi oy verdiği ideolojinin temsilcileri tarafından yönetilseydi ne olurdu?
Düşünün, Dindar vergi mükellefleri, ödedikleri paralarla her mahalleye görkemli camiler inşa ediyor. Ancak bir sorun var: Caminin hemen yanı başında, seküler vergi mükelleflerinin finanse ettiği, içinde heykellerin, yoga platformlarının ve ‘kutsal sekülerlik alanı’nın bulunduğu devasa bir park yükseliyor.
Dindarlar parka, sekülerler camiye giremiyor.
İmam, ezan okurken, parkta sabah meditasyonu yapan grubun “Om” sesleriyle karışıyor. Cemaat namazdan çıkıp parkın gölgesinde oturmak istiyor ama parkın girişindeki tabelada “Sadece Seküler Özerklik Vergisi Ödeyen Vatandaşlarımız İçindir. Lütfen Diğer Yönetimlerin Kurallarına Saygı Gösteriniz.” yazıyor.
Parkta köpeğini gezdiren seküler bir vatandaş, caminin şadırvanından su içmek istese, “O sizin vergi kapsamınızda değil” uyarısıyla karşılaşıyor. Sonuç: Herkes kendi vergisinin yaptığı hizmeti kullanabiliyor ama birbirinin alanına adım atamıyor. Mahalle, görünmez duvarlarla bölünmüş bir video oyunu haritasına dönüyor. Komşuluk, “Hangi vergi grubundasın?” sorusuyla başlıyor.
Milli maçlarda durum içler acısı. Stadyuma giren herkes aynı takımı tutuyor ama farklı yönetimlerin bayraklarıyla. Marş okunurken kimse kimsenin kulağına eğilip “Hangi gruptasın?” diye sormaya cesaret edemiyor.
Kurban Bayramı’nda, Seküler Özerklik bölgelerinde “Hayvan Hakları ve Ruhsal Huzur Günü” ilan edildi. İslami Otonomi bölgelerinde ise bayram geleneksel usullere göre kutlanıyor. İki bölge arasında et transferi, özel anlaşmalı “Bayram Köprüleri”nden yapılıyor. Ironiye bakın ki, en çok kavurma ihracatı Seküler Özerklik bölgesinden yapılıyor; çünkü oradaki mezbahalarda hijyen standartları daha yüksek!
Türk ve Kürt vatandaşların çoğunlukla tercih ettiği farklı yönetimler arasında ilginç bir iş birliği doğdu. Örneğin, “Ulusal-Millî Yönetim” inşa ettiği barajın elektriğini, “Kültürel Özgürlük Federasyonu” nun sınırları içindeki bir fabrikaya satıyor.
Federasyon, elektriği Kürtçe eğitim veren okullarda kullanıyor. Milli Yönetim ise buradan gelen vergi geliriyle yeni statlar yapıyor. Yani, bir nevi “ekonomik simbiyoz” (ortak yaşam) oluştu. Birbirlerini siyaseten tanımasalar da, cüzdanlarını tanımak zorunda kalıyorlar.
Şehrin göbeğinde, “Serbest Girişimcilik ve Lüks Yaşam Özerk Bölgesi”ni yöneten kapitalistler, ödedikleri yüksek vergiler karşılığında altın yaldızlı çöp kovaları, özel helikopter pistleri ve “CEO’lar için özel kırmızı halılı yollar” inşa ettirdi. Bölgenin girişindeki dev ekranda sürekli dolar kuru ve BIST endeksi, çıkışındaki dev ekranda ise “Bir girişimcinin asla ‘yapamazsın’ deme lüksü yoktur!” yazısı dönüyor.
Hemen karşı sokakta, “Eşitlik ve Dayanışma Komünü” kuran sosyalistler ise vergilerini komün meclisine ödüyor. Burada her şey ortak. Ortak bahçeler, ortak bisikletler, ortak kararlar (ki bir karar almak iki hafta sürüyor). Kapitalist bölgeden yükselen lüks araba sesleri, komünün ortak alanında “Yabancılaşma ve Sermaye Eleştirisi” dersinin konusu oluyor.
İlginç olan, iki sistem birbirine muhtaç. Kapitalist bölgenin ihtiyacı olan organik domatesi, en uygun fiyata komün karşılıyor. Komünün ihtiyacı olan fiber internet altyapısını ve son model telefonları ise ancak kapitalist bölgeden (indirimli toplu alım yaparak) temin edebiliyor. Ticaret yapmak yasak değil ama her alışveriş sonrası taraflar, kendi meclislerinde “prensip ihlali” nedeniyle sorgulanıyor.
İşte size ütopik bir düzen, hayali bir Panarşizm. Sizce nasıl olurdu?